Ada Ekranı
Ada Ekranı

200

 

‘Aktörlerden Bir Aktörüm’… Mehmet Atlı

 

Başarılı ses sanatçısı, müzisyen, yazar, aynı zamanda mimar kimliği ile karşımıza çıkan Mehmet Atlı ile güzel bir söyleşi gerçekleştirdik.
Mersin Kültürhane Cafe’de Diyarbakır’daki kentsel dönüşüm hakkında düzenlenen seminere katılan Atlı ile mesleki tecrübeleri ve sanatsal yönü hakkında biraz derinlere indik. Her ne kadar Atlı’nın halk arasında sanatçı kimliği ön plana çıkıyor olsa da, kendisi aynı zamanda başarılı bir mimar. Ayrıca ‘Hepsi Diyarbakır’ kitabının yazarı. Çok yönlü olduğunu her fırsatta dile getiren Atlı, bu bağlamda sürekli üretmeye devam ediyor.
Atlı, müziğe sadece şarkı sözü yazıp, bestelemek gibi tek bir pencereden bakmazken aynı ruhu mimarlık mesleğinde de yaşatıyor. Objeleri yaşayarak, beyin süzgecinden geçirerek, içselleştirerek betimliyor, sanata ve fikre dönüştürüyor. Bu durumu aslında bir yaşam felsefesi haline getirmiş. Değişime, modernizasyona açık, hümanist ve çok iyi bir gözlemci olma özelliklerine sahip olan Atlı, bu özelliklerini bestelerine, müziğine ve yazılarına da yansıtmaktadır. Kendisi Kürtçe müziğe farklı bir bakış açısı getirmiş, sanatsal çalışmaların da diğer her olguda olduğu gibi değişime açık olduğunu sevenlerine göstermiştir.

 

Ülke sınırları genelinde düşünürsek, yeni yapılaşmalar ve mimari olguya yönelik düşünceleriniz neler? Doktoralı bir mimar olarak yapılaşmaları ve çevre düzenlemelerini başarılı buluyor musunuz?

Oldukça problemli buluyorum. Çevre ve kentleşme politikalarından, inşaat kültürüne, mimarlık ve mühendislik eğitimlerinin müfredatına ve mimarlar odası, mühendisler odası gibi kurumların uzmanlık bilgilerinin dikkate alımına kadar uzanan bir sorunlar zinciri söz konusu. En önemlisi de bu alanda yetkililer, uzmanlar kadar toplumun da fikirlerini ve katılımını önemsemek, sağlamak. Tüm dünyada gerçekleşen türden kimi değişimler, dönüşümler bizde de söz konusu; sadece Türkiye ile sınırlı konular değil bunlar. Hiçbir coğrafya, hiçbir harita sabitlenemez. Hiçbir kentin dinamikleri sabitlenemez. Kentlerin haritası sabitlenemez. Toplum sürekli aktivite, büyüme ve değişme halindedir. Biz bunları konuşurken bile birileri bir yerlere müdahalelerde bulunarak kentin görünümünü belirliyordur. Bu konularda kişisel iradeler de devreye girmektedir. Mimari anlamda kişisel müdahaleler gerçekleşmektedir. Bu tür müdahalelerin de kamunun gözetimi, kontrolü altında olması hem kendimizi hem de çevredeki insanları koruma anlamında da sağlıklı olacaktır. Bu tür müdahalelerle siz kendinize de zarar verebilirsiniz. Çoğu zaman tasarımları öngörüye dayanmaksızın, doğaçlama yapılan bu kişisel müdahaleler, sonrasında görüntü kirliliğini de beraberinde getirebiliyor. İnsanların yaşadıkları yerleri değiştirme, dönüştürme iradesine saygım var. Bu iradenin baskılanması, engellenmesi, yasaklanması değil savunduğum; mimari pratikler daha kontrollü, hukukun evrensel ilkelerine uyularak, uzmanlara danışarak, uzmanlıklarına saygı duyularak gerçekleştirilirse çok daha iyi sonuçlar alacağımıza inanıyorum. Projesiz, izinsiz, doğaçlama bir şekilde bazen fiilen, bazen dayatma ve zorlama ile yürüyen bir yapılaşma söz konusu. Türkiye’de bu tür şeyler normalde kanunlara tabidir. Ancak bizim sorunlarımız salt belgelerle, kanunlarla ilgili değil daha çok kültürel ve zihniyetsel. Bu başlıkları ve uzman fikirlerini ne kadar içselleştirdiğimizle alakalı. Hepimiz biraz mimar, biraz mühendis, biraz hekim olabiliyoruz yeri geldiğinde. Elbette ilgilendiğimiz konularda söz hakkımız olsun. Fakat sorunları uzman bilgisi rehberliğinde çözmek en doğrusu. Burada sorun hukuk ya da anayasa kitaplarında değil. Sorun, insan hakları ve demokrasi sorununda olduğu gibi yasaların ne kadar ve nasıl uygulandığı ile alakalı. Sahada, pratikte yasalar metinlerde olduğu gibi uygulanıyor mu? Sonuç olarak yasaların net ve eşit bir şekilde uygulandığı ve bu metinleri olması gerektiği gibi bilinçli bir şekilde kullanan, uygulayan, mimarlık ve şehircilik kültürü gelişmiş bir kamuoyuna ihtiyacımız var.

 

Yüksek lisans tezinizi, ‘Mimarların cami mimarisini nasıl ele aldığı’ konusu üzerine yazdınız. Bu konu kapsamında yapmış olduğunuz akademik gözlem ve araştırma sonucunda, Türkiye’deki cami mimarisi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Master tezimde mimarların bu konuyu nasıl ele aldıklarını tartıştım. Doktoramda ise aynı konunun Avrupa kentlerindeki izlerini sürerek Avrupa’da cami mimarlığı tartışmaları üzerinden mimarlıkta objektiflik konusunu ele aldım.
Bir estetik, tasarım konusu olarak camiler hakkında şuna işaret etmek istedim; camiler devlet tarafından inşa edildiğinde farklı, elitler tarafından inşa edildiğinde farklı, Osmanlı döneminde yapılmış olanlar farklı yahut daha alt sınflardan yardımlar ile inşa edildiğinde daha farklı. İslam ülkeleri, farklı mezhepsellikler, etnisiteler ve bölgeler veya Avrupa bağlamında farklı farklı… Yani inşa eden kuruma ve döneme göre farklı mimariler ortaya çıkabiliyor. Bu taraftan bakıldığında hepsinin birer hikayesi olduğuna inanıyorum. Genel olarak cami mimarisi için de yine daha önce söylediğim kavramların geçerli olduğunun altını çizmek istiyorum. Çünkü camiler de genel yapılaşmanın bir parçası ve gerekli uzman kişi ve kurumlar ile birlikte bulunduğu semtin dokusunu bozmadan, toplumsal rızaya, konsensusa dayanarak inşası düşünülmelidir.

 

Kentsel dönüşüm mü? Kentsel kırım mı?

Mersin’de bugün gerçekleşen sohbette bu gibi sorulara kestirme bir cevap vermek ya da bir suçlu bulup tüm günahı ona yıkmak yaklaşımını değil de konu kent olduğunda da, üslubun, dilin, düşünsel-kavramsal araçların önemli olduğuna dair inancımı vurguladım. Kırım olarak yorumlanabilecek sonuçlar varsa bunun üzerine düşünmek gerekir. Kentle ilgili her tasarrufta kentlilerle müzakere, danışma, söz hakkına başvurma, kolektif çaba ve katılım gibi yöntemlerin altını çizdik.

 

 

Bir tarafta akademisyen kimliğiniz, diğer tarafta sanatçı kimliğiniz var. Müzik ve mimarlık birbirinden bağımsız iki başlık. Fakat siz bu iki mesleği başarı ile uzun yıllardır icra ediyorsunuz. Bu konu ile ilgili zorlandığınız zamanlar oluyor mu? Bu iki meslek birbirini besliyor mu, çatışıyorlar mı?

Evet, arafta olma hali var. Ben 90’ların başlarında üniversiteye girdim. Ortaokul dönemlerimden bu yana müzik hayatımda var oldu. O dönemlerde abimin ve komşularımızın saz çalıyor oluşu, mahalle kültüründe yetişirken mahalle düğünlerine gitmem, okulda türkü söyletilen çocuk olmam, okul korolarında şarkı söylemem… Bunların hepsi bana müziği sevdirdi. Müzik merakımı ve sevgimi tetikledi. Akademik olarak mimarlık okudum ama müzik eğitimim olmadı. Çünkü o dönem bir mesleğimin olması gerektiği yönünde bize telkinlerde bulunulurdu. Yani müzikten para kazanamayacağımız için bir meslek seçmek durumunda kalıyorduk. Sanatçı aç kalır inanışı vardı. Ama ben müziği de bırakamadığım için ikisini bir arada götürmeyi tercih ettim. Zorlandığım çok zamanlar oldu, oluyor da. Her iki konu için de zaman gerekiyor, çalışmak, üretmek gerekiyor. Konserlerde yorucu uzun yolculuklar yapıyoruz. Bazen “iki cami arasında binamaz” kaldığım oluyor. Belli bir alana konsantre olup bütün verimi orada ararsanız işi mesleki ranta çevirmiş oluyorsunuz ve durum bambaşka oluyor. Aşırı uzmanlaşma da sorunlu. Ama ben alakadar olduğum her konuyu bir entelektüel ilginin konusu olarak yaşadım. Geçimimi, evet, saz çalıp türkü söyleyerek, mimarlık emeğinden ve üniversitede akademisyen olarak çalışmaktan kazandım. Mimarlık eğitimim müzik hayatımı belirledi, müzik hayatım mimarlık hayatımı belirledi. Müziğimize kentlileşme sorunsalını bu sayede taşıyabildim. Yahut bizzat müziğin kendisinin de bir tür “toplumsal mekan” olduğu fikrine akademik çalışmalarım ulaştırdı beni. Kişi kendi kimliğini inşa eder. Yapıp ettikleri ile okudukları ile diplomaları ile. Tercihlerinde yanılabilir, hata yapabilir. Benim de hatalarım oldu. Fakat bu hataları betimlemek, yüzleşmek de bir öğrenme şekli aslında. Mesleklerimin ikisinden de razı olmadığım, ikisini de bırakmak istediğim zamanlar oldu. Hayatta bambaşka işler yapmalıydım dediğim anlar oldu.

 

Bulunduğunuz yeri nasıl tanımlardınız?

Büyüklerimden aldığım telkinler hep, aklın ve yaratıcılığın önemli olduğu yönündeydi. Bu bağlamda, fark ettim ki müzik giderek benim mekânım oluyor. Müziğin kendisi beni var eden, kendimi ifade ettiğim mecranın ta kendisi oluyor. Aynı şekilde konserlere gittiğim zaman gittiğim şehrin, ülkenin binalarına dikkat ederim, çevrelerine bakarım. Oradaki insanları, toplumları, konser salonlarını, fuayeleri, kulisleri, stantları ve sokakları her şeyiyle gözlemlerim. Şunu fark ettim; Kürtler ve Kürtçe değişmekte. Bütün toplumlar, bütün diller gibi. Müziği de değişmekte. Ben de bu süreçlerde aktörlerden bir aktörüm.

 

Bugün bu iki meslek arasında seçim yapma şansınız olsaydı hangisini tercih ederdiniz?

Sanırım yine bocalardım. İlgilerimin çokluğundan ötürü kendimi bir alana kapatmazdım diye düşünüyorum. Edebiyata, şiire, tarihe merakım var. Kendimi çok yönlü birisi olarak görüyorum. Şarkı sözleri yazıyorum. Özellikle modern Kürt şiirlerini besteleme uğraşı içerisindeyim.

 

Sizi Ciwan Haco’nun tahtına aday gören belli bir kesim var. Bu konu hakkındaki düşüncelerinizi alabilir miyim? Sanatçılar arasında yapılan bu tür benzetmeler hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bu konuya şuradan bakabiliriz; Kürtlerin ve Kürtçenin modernleşmesi açısından bakalım. Ciwan Haco, Avrupa’ya göçmüş göçmen bir ailenin üyesi. Yaşanan çevrenin değişmesi, farklı müziklerle tanışılması, bakış açısının değişmesi, müzikle alakalı değişimleri de beraberinde getirir. Kendisi çocukluğumdan itibaren severek ve hayranlıkla takip ettiğim, şarkılarını ezbere bildiğim bir sanatçıdır. Civan Haco, diğer kimi Kürt gruplar ve müzisyenler gibi Kürtçe şarkıları yeni, evrensel soundlarla buluşturan, ön açıcı isimlerden birisi oldu. Özellikle bizim nesil için güzel bir örnektir kendisi. Halk şarkılarından, kılamlardan yola çıkarak farklı bir tarza ulaştı. Fakat bu gibi farklılıkların olduğu yerde herkesin kendisine ait farklı bir hikayesini de bulabilirsiniz. Mesela Civan Haco’nun göçmenlik hikayesinin yanı sıra benim de kendi hikayem var. Bir kentte doğmuş olmam, bize yaşatılan asimilasyon süreçleri, şarkılarımda dillendirdiğim konuları ve müziğimi yorumlamama tabii ki etki eder. Babamın köyde doğup büyüyen birisi olarak Kurmancî ile, Zazakî ile ilişkisi başkadır, benim başka. Benim çocuklarımın ise bambaşka olacak ya da oluyor. Ana dilimi kendi çabalarımla da öğrendim ve hala öğreniyorum. Ailemizle konuştuğumuz yüz-iki yüz kelimelik gündelik bir Kürtçe değil de, sanatın konusu olabilecek, şarkı sözü olabilecek, şiir, roman olabilecek bir Kürtçe arayışı içerisindeyiz. Devam etmekte olan değişimin içerisinde olmak, onun bir parçası olmak, bu durumu anlamak ve aktif olmak. Benim müzik sevdam böyle bir ortamda şekillendi. Dil sevdasıyla, bir kenti, bir bölgeyi tanıma sevdasıyla şekillendi. Bir kimlik inşa etmekle beraber bireysel hikayelerimiz oluştu. Bu noktada Civan Haco şarkılarının önemli bir yeri var. Taht, payitaht, böylesi premodern kavramlarla yaklaşmıyorum bu konuya. Kimsenin bir tahtı, bir saltanatı yok bence. Star sisteminin geçerli olduğu bir sinema ve müzik dünyası var ama bunların hepsine belli bir eleştirellikle yaklaşmak durumundayız. Civan Haco’nun belli bir yeri var ve devam ediyor. Benim de bu alanda kendime göre bir yerim var. Ona inanıyorum. Sanat, herkesin ifade özgürlüğünün bulunduğu bir alandır.

 

Son olarak, müzik çalışmalarınız ile ilgili son gelişmeler neler? Yurt dışı programınız var mı? İngiltere konseriniz olacak mı?

Dördüncü solo albümümü corona sürecinde dijital olarak yayımladık. Albümün ismi Mori Mircan. CD formatında basılmadı. Bahsettiğimiz değişimler mecraları ve formlarını da etkiledi. Plak ve kaset gibi CD’ler de artık kullanılmamaya başlandı. Neredeyse tarih oldu. Kolektif olarak bazı albümlere, derlemelere katıldım. Uzaktan etkinliklere katıldım. Corona’dan dolayı, epeydir yapmadığımız şeyleri yapmaya başladık. Mesela konserlerimize başladık. Türkiye içerisinde planladığımız bir turnemiz vardı. Kasım ayından bu yana İstanbul, İzmir, Van, Batman, Siirt, Ankara, Dersim, Urfa ve Mersin turnelerimizi gerçekleştirdik. Bu arada Hewlêr ve Köln programlarım oldu. Mersin son durağımızdı. Şimdi yurt dışı turnelerimize başlayacağız. Bir albümümüz çıktı ama bu albümün tanıtımını ve konserlerini yapamamıştık. Şimdi bunu da yapmış olduk. 1 Mayıs’tan itibaren Almanya ve Avrupa turnemiz başlayacak. İngiltere konseri düşünüyoruz. Konser için arkadaşlar gerekli çalışmaları gerçekleştiriyorlar şu sıralar.
Son olarak ben de söyleşimize katıldığınız ve bu röportaj için teşekkür ederim.

 

Değerli sanatçımızın ‘Hepsi Diyarbakır’ kitabından bir alıntı ile söyleşimizi sonlandırıyoruz;

“Desem ki ‘Dünyanın merkezi, bir Batı Asya, Ortadoğu, Mezopotamya, Doğu Akdeniz, Türkiye, Kürdistan, Güneydoğu Anadolu, Dicle, OHAL… kenti olan Diyarbakır’da, bir gecekondu şehri olan Bağlar’da, tren garı ile Göçmenler Caddesi’nin kesiştiği noktadaki Şeytan Pazarı’dır… İnanmazsan ölç de bak!’”

 

  Röportaj – Canan Çınar 

Doğrudan cihazınızda gerçek zamanlı güncellemeleri alın, şimdi abone olun.

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Bu web sitesi deneyiminizi geliştirmek için çerezleri kullanır. Bununla iyi olduğunuzu varsayacağız, ancak isterseniz vazgeçebilirsiniz. Kabul etmek Mesajları Oku